5–8 dakika
  • İstediğiniz kişi olabilseydiniz kim olmayı isterdiniz?
  • Sizi bundan alıkoyan nedir?

Rana, geçenlerde bana bu soruları attı. Sanırım geçmişte poke’lardan birinde buna benzer bir konu işlemiştik. O zaman ne dedim hatırlamıyorum, şimdi de ne diyeceğimi bilmiyorum. Yazı vasıtası ile ben de keşfedeceğim. Lesgo.

Aklıma ilk gelen, Sezen Aksu’nun Farkındayım şarkısı oldu. Bu sorularla ilk kez karşılaşmam değil esasında, kendimi bildim bileli bu ve benzeri sorularla kendimi hırpalayıp duruyorum. Bu minvaldeki bir soru ile ilk berrak anım ise 6-7 yaşlarımdan. Bu sahneyi veya sözü çokça duymuş veya bir yerlerde rastlamışsınızdır izlemediyseniz de, The Matrix, Neo ve Oracle buluşması.

Temet Nosce. Oracle, mutfağının kapısının üzerindeki bu yazıyı Neo’ya gösterir, “you know what that means? Means know thyself”. Bu sahne o andan itibaren benimle eşlik etti hayata. Kendini bil, tanı.

Ben kimim? Neyim? Neredeyim? Ne zaman? Zaman? Ne istiyorum? istem? İhtiyaç? Neden?…

Hayatta bazı ön kabullerim olduğunu geç farkettim. Sanki evel ezelden her şey düzen dahilinde ve değiştirilmez kurallar ve oluşlarla hayatta varlar gibi gelmişti bana. Belki de böyle büyüdüğümden. Etrafımda gördüklerim, öğretiler, yaşadıklarım, … Bilmem…

En bariz kabul, “okulunu bitir, üniversite mezunu ol, işin gücün olsun.” Bu kadar basit sanıyordum. Algoritma açık, 2×2=4. Bir iş mi yapılacak; yapılış biçimi bellidir, herkes böyle yapar, ben de böyle yapmalıyım. Bir işi yapmak için belirli minimum gereklilikler vardır ve bu minimum gereklilikleri koşulsuz biçimde yerine getirmiş olmalısın. Gitar mı çalacaksın? Notaları eksiksiz bilmek, müzik tarihine hakim olmak, belirli düzeyde müzik kültürünün olması, çalmaya başladığın andan itibaren yeter düzeyde iş yapıyor olman gerek. Futbolcu mu olmak istiyorsun? Güzel. Futbol okullarına gideceksin, sakatlanmayacaksın, yorulmayacaksın, kendine iyi bakacaksın, okulla birlikte gitmez ve seçim yapman gerek, sakatlanırsan hayatın biter ve okulun da yoktur artık, kendini adaman gerek, belli yaştan sonra çabalama bile artık, senden çoktan geçti. Öğretmen mi olacaksın? Peki. Hata yapamazsın, her şeyi bilmek yükümlülüğün, anlattığın şeye kat-i suretle hakim olmak zorundasın, kendini hiç durmadan geliştirmen gerek, kızamazsın, küsemezsin, yorulamazsın, düşemezsin, ideallerin uğruna kendini parçalaman gerek, herkese ulaşman gerek, kurtarılamayacak düzey bir kayıp dava olamaz vs.

Hayattaki her şeyin bir oluru var ve böyle. Bu olura uymayanlar, bunu nasıl yapıyorlar anlayamıyordum, anlamakta hala güçlük çekiyorum. Polis, asker, avukat, doktor, öğretmen, şoför, çöpçü, memur, şarkıcı, yazar, çizer, herkes yetkin. Hayat adil. Bir etki karşılığı tepki mevcut. Bugün olmazsa yarın. Öyle olmalı. Öyle değilmiş. Çok geç farkettim, hala her gün bunu kendime hatırlatıp kavramaya çalışıyorum.

Hayatımda hiç bir şey tam manasıyla iyi olmadı bu gibi nedenlerden. Basit bir yeterlilik baremim vardı ve bunu asla karşılayamıyordum. Bunu karşılamam için, yaptığım işi odağıma almam, hayatımı ona adamam gerekiyordu. Ama ya bu diğer ilgim? Öbürü?

Sylvia Plath ablamın analojisine dönecek olursak, sürekli bir diğer dalda, bir diğer meyvede idi aklım. Hala kurtarabilmiş de değilim kendimi. Hayatım geçip gidiyor, olmadık yerlerde kendimi kapana kısılmış ve tıkanmış bulmalara devam ediyorum.

Sanki bu benim keşif yaşamım gibi hissettim uzun zaman. İlgilerimi keşfedeceğim, dünyayı ve insanları tanıyacağım, neyi nasıl yapacağımı anlayacağım, sosyal yapıyı ve psikolojiyi anlamlandırabileceğim bir demo. Öyle geliyor ki hatta, yüz bin yaşamım daha olsa, belki yeter dünyadaki tüm arzu ve isteklerimi yerine getirmeme. Çok az bile söylemiş olabilirim. Yine de biliyorsunuz ki, elimdeki bu hayatı sürdürmekte ve yaşamakta büyük güçlük çekiyorum. Ne tezat. Başka bir yaşam yok, ölüm hep ensemde.

Alerji hapşırıklarım, burun ve göz doluluklarım ile kaşıntılar. Gerçekten doğru düzgün nefes alabildiğim belki toplasak bir ay kadar zaman vardır 31 yıllık ömrümde.

Ne diyoduk?

Temet Nosce.

Dağıldım iyice, bi’ saniye.

Ne dinliyorum? Pink Freud Konichiwa

Küçüklüğümde Matrix ile karşılaşmak beni kendimle ilgili düşünme ve farkındalığım açısından çok etkiledi kuşkusuz. Bunun ne derece iyi bir şey olduğundan emin değilim. Belki tek değişken Matrix de olmayabilir bu öz farkındalık ve düşünce meselesinin sorun yaratım aşamasında. Vücudumda bir yer hassaslaştığında, ağrıdığında, içimde bir şeyler acıdığında, bir kasım manasız kasıldığında, nabzım veya tansiyonum tuhaflaştığında, düşüncelerim bulandığında her şeyde direkt farkına varabilir oldum bir şeylerin. Bunlar beni olmadık anlarda, “ters giden ne var” düşüncesine itip her şeyi daha içinden çıkılmaz hallere de sokuyordu. Kafamın içerisinde her an onlarca “ses”, beni oradan oraya çekiştiriyor, ilgimi oradan buraya atıp tutuyordu. Bir şeylere odaklanmak çok güç. Sabit biçimde bir şeyle ilgilenmek hep zordu benim için. Bir şeyleri belli düzeyde anlayınca hemen ilgim dağılıyor ve ben daha farkına varmadan başka şeylerle ilgilenir halde buluyordum kendimi. Hiç işim olmayacak, çoktan unuttuğum bir sürü şey okudum, dinledim, izledim.

Yapabileceğim ve yapamayacaklarımla ilgili ön kabullerim de hep oldu. Tezatlar yine peşimi bırakmayacak bu kısımda. Ben özgüven sahibi biri olduğumu düşünüyorum. Genel tavrım ve halim; bir şeyler üzerine çokça düşünen, bir noktada keskin bir karar veren, onu uygulayan, gerektiğinde de o kararı bozup başka bir plana geçen, şartları her daim kollayan ve o an en makul seçenek neyse, etraf baskısına aldırış etmeden onu uygulayan biriyim. Hayatım sürekli bir değişim halinde. Belirli değerlerim çerçevesinde kendi olmazlarım kaynaklı bir dolambaç içerisinde yolumu bulmaya çabalıyorum. Bu esnada, hayatın kısacık ve biricikliği içerisinde iç bunalımlarımı ve korkunç iç gürültümü bastırıp, yaşamın negatifini soğurmaya çalışıp, nefesimi kendimce değerli kılmaya çalışıyorum. Çevreme mümkün mertebe özen gösterip, yakınlarımı seçmeye ve onlara değerlerini hissettirmeye çabalıyorum. İlgim alakam olan hususlar o an neyse onların peşinden koşup, ortalığa bir şeyler saçar halde buluyorum kendimi. Tüm bunlarla birlikte devasa bir değersizlik hissi ve sahtekarlık sendromu ile boğuşmaya çalışıyorum. Burada kendine güven mi söz konusu, yoksa aksiyonlarının sorumluluğunu almak mı aslında? Belki de aslında sadece sorumluluk sahibi biriyim kendine güvenenden ziyade. Galiba bu daha doğru. Bu benim, bunlar benim karar ve aksiyonlarım. Doğrusu ve yanlışı ile karşılığında yaşamam gerekenler benim hakkım. Yine de tüm başarımlarım şans, kötülükler hakedilmiş. Zaten.

Bir kaç senedir Billie Marten Lionhearted şarkısı favorilerimden. Bir şeylere dair hırsım olsa, belki daha “iyi” bir yerlerde olabilirdim. Bu eksiklik, eksiklikse eğer, nereden kaynaklanıyor bilmiyorum. Öyle hırslı biri değilim. Beni yendin mi? Good for you! Hırs mutluluk getirir mi? Zannetmiyorum. Konu neden mutluluğa geldi? Zaten gelip geçici. Hayatla daha iyi mücadele edebilen biri olmayı isteyebilirdim ama. Bunun hırsla adını koyamadığım bir bağlantısı var zannediyorum. Belki bu yüzden “aslanyüreklilik”. Yüzbinlerce yaşam yetmeyen ve elindeki tek, biricik varoluşla ölümüne kavgalı biri. Muhteşem muhterem.

Kimim?

Yaşamak çok yalnız. Yanında birileri varken bile. Kafanın içerisindesin ve senden başka kimse yok. Sana sarılan, seni seven, senden olan birileri olsa dahi; yalnız doğdun, yalnız varoldun ve yalnız öleceksin. Bir başına. Hayatının her ve son anında, senden başka kimse olmayacak yanında. Tüm mutlulukların ve mutsuzlukların yapayalnız. Kendi içinde. Kendine mahkum.

İstediğim kişi olabilsem, kim olmayı isterdim?

Ayran gönüllü biriyim. İstediğim kişi, yüzbinlerce hayat yaşamalı. Her birinde hayatını sevdiği ve ilgilendiği bir şeylere adamalı. Her birinde yine bir şeyler aramalı. Kimilerinde bulan olmalı. İçsel kavgasız bir yaşam bilmiyorum, bilmediğim için bunsuz bir hayat huzursuzlandırıyor, tanıdık yer en azından bildiğin yer olsa da bazılarında kavgasız bir yaşam da tuhaf bir deneyim olabilirdi. İş fanteziye gelince açıkbüfeye düşmüş yerli turist gibi hissediyorum. Her şeyden yiyesim var.

Bu kadar yalnız hissetmemek isterdim itiraf etmek gerekirse. Bunun böyle olduğunu bilsem de, bu derece bir yoksunluk, beni gerçekten zorluyor. Yaşamın temel gereksinimlerini elde edebildiğim bir hayatı kurabilmek de isterdim. Sevdiklerimi her daim yanımda tutmak isterdim. Kafaca anlaşabildiğim insanlar, yaşama katlanmayı mümkün kılıyorlar, onlara kolayca ulaşabilmek isterdim. Daha kolay ve kalıcı odaklanabilmek isterdim. Daha aktif bir yaşam isterdim. Doğanın güzel güçlükleriyle daha fazla vakit geçirmek isterdim. Alerjisiz olmak isterdim. Fiziksel açıdan daha sağlıklı ve kabil olmak isterdim. Bir kaç dilde anadil seviyesinde yetkin olmak isterdim. Günlerce sayabilirim ve saydıkça sorudan uzaklaşabilirim gibi hissediyorum.

Sorunun esas odaklanmak istediği, kişinin istediği hayatın önündeki engelin ne olduğu. En bariz cevap, kişinin kendi. Elbette hayatın gerçeklerini hesaba katmak gerek. Temel haklar seviyesinde bu kadar yetersiz bir yaşamı sürdürebilmek yeterliyken, üstüne söylenecek her şey biraz şımarıkça gelebilir. Ama bu muhtemelen hırssızlıktan yine. Kendim, ben. Bahane bol, geçerliler de, yine de kendinsin ya. Yeterince istememek veya aslında hiç istememek belki. Kendine kendince çizdiğin yaşam, esasında senlik olsa, zaten senin olurdu belli düzeyde. Herkes aslında olduğu kişi mi? O kadar mıyız sadece? Zaten olacağı bu muydu?

Yorum bırakın