çişini tutmaya çalışan ve tuvalet isteyen çocuk

3–5 dakika

Bu yazının başlığını düşündüm biraz önce ekmek almak için fırına giderken. Aklımda bir yandan kaç ekmek alacağım da vardı. Cüzdanımda nakit 20 lira var, iki ekmek 25 lira yapıyor. Esasında ihtiyacım olan kadar, yani bir ekmek alsam 7 buçuk lira para üstü verecekler. Bozuk para ile mücadele içerisine girmek istemedim cepsiz halimle ki ev fırın arası 7-8 dakika yürüyüş. Kartım yanımdaydı; iki ekmek alayım, akşama veya yarına bulunsun bari evde diye düşündüm. Sonra da iki ekmek için kart ile ödeme istenir mi geldi ki bunu geçeli esasında çok oldu, yine de yediremedim kendime saçma sapan.

  • Buyrun…
  • İki ekmek alabilir miyim?… Bi’ de susamlı kaşarlı poğaça…
  • 55 lira yapıyor, ödemeniz nasıldı?
  • Kart lütfen. Temassız yok…

“Katlanamamak” sanırım olması gereken başlık. Bir yerlere “artık” ekleyesim de var ama “hep mi böyleydim acaba” da çekiştiriyor paçamdan, çişini tutmaya çalışan ve tuvalet isteyen çocuk gibi.

Üniversite öncesi mezun pozisyonda sınava tekrar hazırlanırken bir dönem, BESYO sınavlarına hazırlık çalışmaları yapan bir gruba dahil olmuştum. Spor ve diyet yaparak kilo vermek, üniversitedeki yeni bölümüme fiziksel olarak hazır gitmekti temel motivasyonum. O sıralar 90-95 kilo civarlarıydım, yine 180 boy. Diğer arkadaşlar uzun zamandır spor yapan ve fiziksel olarak benden hayli iyi durumda kimseler. Neyse, belirli zaman sonra kilo dezavantajıma rağmen belirli parkurlarda bu arkadaşlarla benzer sonuçlar almaya başladım. Hoca bir kaç kişi bizi topladı ve benim üzerimden diğerlerinden daha fazla efor istediğine dair şu örneği verdi; bakın bu herif daha üç gün önce geldi ve üzerinde 20 kiloluk bir çuval yük taşıyarak sizinle aynı dereceyi elde ediyor!

Sanki bugünlerde bu üzerimdeki yük onlarca kat daha fazla. Öyle hissediyorum.

Hayatımdaki zorunluluklar beni tüketiyor. Katlanamıyorum. Zorunluluklarım haricindeki zamanlarda da zorunluluklarımın düşüncesinden ve onların kaygılarından, kurgularından kaçamıyor; huzursuzluk, öfke ve çarpıntılarla kıvranıyorum. Kendimi bu çukurdan çıkaramıyorum.

Ara ara arkadaşlarımla; kendine karşı güvensizlik, kaygılar ve huzursuzluklar üzerine konuşup birbirimizi anlamaya, birbirimize iyi gelmeye çalışıyoruz. Kişi, ancak kendini kurtarabilir gibi geliyor bazen bana ama iş birliği ve ortaklık ile de kendimi kimi güçlüklerden kurtarmışlığım oldu. Geçmiş ile ilişki bu açıdan da tuhaf. Sahtekar kompleksi ve kişisel güvensizlikler. Kişi veya grup olarak yaptıkların, bariz gerçekler, seninle ilgili beyanlar, yaptığın şeylere dair söylemler… Bunlarla işe yarayacakları zaman iyi bir ilişki kuramıyorum. Evet, çoğunlukla hoşlar. Kafamın içerisinde “mana” yitip gittiğinde ise herhangi bir şeyin çarpanı kalmıyor. Her şey, “yok”a düşüyor.

Kendi içimde geçmişte yaptığım kavgaların bugün dönüp dönüp beni bulması da ayrı bir yorgunluk sebebi. 15 sene önce verdiğim karar, söylediğim söz, yaptığım veya yapmadığım bir şey, hala hiç yoktan beni boşluğa düşürebiliyor. Üzerine düşündüğüm, o gün doğru olduğuna inandığım, bugün de doğru olduğunu düşündüğüm şeylerle ilgili dahi “ulan”larıma ne gerek var, bilmiyorum, oluyor.

Bu yazıya ne gerek var? İşte.

Yarın işe gidecek olmak ile ilgili stres, bugün işten çıktığım andan itibaren beni kuşatıyor. Orada olmak istemiyorum. Her detayı ile beni kendinden itiyor, vakit kaybı geliyor, midemi bulandırıyor, manasız geliyor. Yapmak zorundayım, çünkü mevcut durumdaki en iyi seçeneğim bu. Geçimimi sağlamak için para kazanmam gerek ve en iyi seçeneğim mevcut durumda bu. Mevcut durum, en iyi seçenek. Bu böyle mi gerçekten? Doğru olamaz, olmamalı. Bunun kabulü de midemi bulandırıyor. Niye lan? Öyle değil, biliyorsun. Başka bir seçenek yaratmak için çabalayabilirsin en azından. İş dışındaki zamanlarını çok mu iyi değerlendiriyorsun? Ohoo, suçluluk duygusu devreye gireli çok olmuştu. Onun varlığını hissettiysen, bu yarışı kaybetmişsin çoktan. Artık yokuş aşağı bir iniş. Nasıl durulur?

Hayatımı değiştirmek istiyorum. Bunu daha önce defalarca yaptım. Geçmişe dönüp baktığımda stabilite yok hiç. Hep oynak zeminlerde yol aldım zaten, yine yapabilirim. Evet, söz böyle, düşüncede mümkün de. Geçmiş tecrübelerim de bunu kanıtlar vaziyette. Yine de öyle zamanlar ki, bomboş bir mücadelede, kendimi zorunlulukların batağındaki sinir harbinde yoğrulmaktan kurtaramıyorum. Öfke, yorgunluk, kaygı, kaçış, zamanın elden kayışı, geçip gidenler. Dün 20 yaşımda kendimi inşa ederken, bugün 31 yaşımda ve o gün hiç aklıma gelmeyecek bir pozisyonda başka bir biçimde aynı mücadele içerisindeyim. Hayatım bir şeyler için çabalamakla ve bu şeyler olana dek kaygılar içerisinde kaybolmakla geçti. Yaşadım ama bir bok anlamadım.

Bir yerde, bir şeyde duramadığımı hissediyorum. Hep bir şeyler beni, ben bir şeyleri kovalar vaziyetteyim. “Şu olsun da”, “şunu bi halledeyim de”, “Şunu bi atlatayım da”, “…”, … Bir yandan herkes böyle. Kendimi özel bir durumda gördüğümden bu cümleleri söylüyor değilim, böyle düşünmüyorum. Belki onların bunu söylemeye ihtiyaçları yok, belki barışıklar, belki farkında değiller, içlerinden atmak istemiyorlar. Ben istemsizce kendimi burada buluyorum.

Kaygılarım, kavgalarım, düşüncelerim, içimdeki her şeyden çok yoruldum. Dışarıdan bakınca çok sakin bir yaşamım var. İşim ve evim arası 8-10 dakika. Evden işe, işten eve geliyorum. Canım isterse Bostanlı Sahil’de yürüyor, bisiklet biniyorum. Bir kimseyle duygusal ve cinsel bağlayıcı ilişkim yok. Kendi zamanım bana ait, hesap soran yok. Her şey için şartlar müsait, her hayalim için imkan o veya başka biçimde mevcut. Ben ise kendime acıyarak, kendimle kavga ederek, için için kıvranarak, manasız bir takım şeylere kaygı duyarak, kafamın içerisinde müthiş bir kalabalık ve gürültüyle her gün ölüme yaklaşıyorum. Kendimle ne yapacağım, bu hayat nereye gidecek, bir yerde nefes alabilecek miyim hiç bilmiyorum.

Bugün 29 Ocak 2025. Mevcut hissim; yaşamımın, o gün geldiğinde, bu kavga ve gürültüyle sona ereceği yönünde.

Derinlerden cılız bir ses: Yine de denemeye devam…

Yorum bırakın