Bir diğer yazı, nereden başlayıp nerede bitireceğimi bilemediğim.
Merhaba.
Anılar ve kişiler üzerinden devam etmek istiyorum bir şeyler üzerine konuşmaya.
Adele, Hometown Glory. Anlar, kişiler ile şarkılar eşleşiminin bir başka örneği bende. Bu gezi, şehir, insanlar ve biraz daha insanlar.
Daha önce de bahsetmiştim diye hatırlıyorum; kimi kokular, şarkılar, yerler ve hisler birilerini, anları ve bir takım şeyleri çağrıştırıyor bende. O kişi aklıma geldiğinde, “o” şarkı çalıyor aklımda. Veya “o” koku. Sizin de bir şekilde bunu anlayacağınızı, en azından yakınsayacağınızı düşünüyorum.
Bu “gezi” düşüncesi oluşmaya başladığında Selcan, Sezgin, Meryem ve Zeki ile; aklımda ilk beliren şarkı bu oldu. Hometown Glory.

…
No and thank you, please Madam
I ain’t lost, just wandering
‘Round my hometown
Memories are fresh
‘Round my hometown
Ooh the people I’ve met
Are the wonders of my world
Are the wonders of my world
Are the wonders of this world
Are the wonders of now
…
Çanakkale benim için özel bir şehir. İyi başlamadık ilişkimize, oradan vazgeçip dönmek de istedim başlarda. Fakat orada yaşadığım yıllarda edindiğim anılar, tanıdığım insanlar, kişisel gelişimim, oraya dair her şey; beni o zamana kadar olduğum kişiden bambaşka birine dönüştürdü.
İnsanlar benim favorim değildir pek, tanıyan arkadaşlarım bundan sıkça bahsettiğimi bilirler ve yani aslında özel bir his de değil bence bu. Hepimiz, kendimiz dışındaki insanların bizi ne derece rahatsız ettiğinden haberdarız. En yakınımız, sevdiklerimiz dahi çoğunlukla bize zıt düşüyor pek çok açıdan ve bu bir mücadele. Bu mücadele benim hoşuma gitmiyor. Bazen “keşke herkes benim gibi olsa” düşüncesi bana çok makul geliyor. Bunu söyleyen insanın “özdeğersizlik ve suçluluk” duygularıyla çok iyi baş edebilmesini beklersiniz. Çok beklersiniz. Ben de herkes gibi tutarsızlıklarla doluyum. Bir an “nihai ve tüm ihtimaller dahilindeki optimum insan benim” derken, üç saniye sonra kendimi yerle yeksan edip, hayatta herhangi bir şey haketmediğimi düşünebiliyorum.
George Carlin bir söyleşisinde “insanlara bireysel olarak bayılıyorum. Müthişler. Her birinin gözlerinin içine baksanız evrenin ışıltısını görebilirsiniz. Çok güzeller. Fakat ne zaman ki bu bireysellikten uzaklaşıp gruplaşmaya başlıyorlar; 2-5-10. O zaman bir şeyler değişiyor. O bireysel ve biricik olmanın güzelliğinden uzaklaşıyorlar. Bunu, o grubun iyiliği için feda ediyorlar.” der. Bir nefes sonra devam edelim.
Bu sözü aslında bütünün içerisinden alınmış kısa bir parça. Yine de yeterince geniş bir anlatı.
Bireysel bir hayatın ne demek olduğunu biliyorum. Bahsettiği o “biriciklik”, insanların gözlerinde görmeyi çok sevdiğim, bunu kovaladığım ve romantize ettiğim bir şeydir. Hatta, fotoğrafçılığımın temellerinden de biridir. İnsanlar normal hayatlarında kendilerini birinin izlemesine izin vermezler öyle uzun uzun. Gözlerini kaçırırlar, elleri ayakları birbirine dolanır, huzursuz olurlar, sanki birileri onların içindekileri okuyup gerçek yüzünü görecek sanırlar. Araya kamera koyunca ama, bu perdelerin pek çoğu kalkar. Size izin verirler. Onları keşfetmenizle ilgili daha sakindirler. Göz göze bakışmak normal gelir. Bunu yakalayabildiğimde, onların biriciklik çayırlarında dolanmayı, onların manzaralarına şahit olup hislerine empatiye çalışmayı çok seviyorum. Müthiş bir şey.
Grup olmanın ne manaya geldiğini de biliyorum. Çanakkale bunu da sağladı bana. “Grubun iyiliği için” çatısı altında pek çok “fedakarlık” yapıldığına şahit oldum ve yaptım. İyi ve kötü. Birbirimize benzediğimiz, düzen altında işlediğimiz, üst limitlendiğimiz bir hal. Tehlikeli ve istismara çok açık. Bilerek veya bilmeyerek, yozlaşmak ve kaybolmak çok mümkün.
İnsanlarla ,kendimle de aslında, aramdaki bu ilişki; Çanakkale’de evrildi en çok. Her türlü çatışma, sevgi. nefret ve pek çok hissi limitlerine dek zorladığım, yaşadığım bir deneyim. Büyüdüm aslında orada. Şu an kimsem, bu Çanakkale ve oradaki insanlar neticesinde.
George abimin sözüne çokça katılıyorum. Dediğim gibi, her türlüsünü gördüm, deneyimledim fakat tabi ki bu söz çok genişletilebilir. O konuşmasında anlatmak istediği şeye çok iyi hizmet ediyor, benim şu an çizdiğimde ise eksik kalıyor.
Grubun bir çalışma prensibi ve üst limiti olsa da kişilerin bireyselliğini sınırlayan, bu yine de o grubun muhteşem şeyler sunmayacağını garanti etmiyor. Bu grup size yeni insanlar kazandırabiliyor. Kimi anılar ediniyorsunuz ki ruhunuza işliyor. Bu grubun içerisinde insanların bireyselliği ön planda tutuluyor ve kişilerin kimliklerini ifadesine, onları tanımak için yeterince de olsa imkan veriliyor ise, orası çok şahane şeylere olasılık kapıları açıyor. Fedakarlıklar kimi zaman grup için de olsa, bu fedakarlık, yarın o grubun herhangi bir bireyinin, grup kişilerine yaşam enerjisi sağlayacak bir aksiyonuna zemin olabiliyor. Öngörülemezlik aslında. Bir şey illa ki bir şey demek değil, olmak zorunda değil. Bir şey, başka bir şey de olabilir, nasıl ele alacağız, kim, neden?
Normal şartlarda asla bir araya gelemeyecek insanları, bu grup sayesinde bir araya getirdi Çanakkale. Bu hikayedeki örneklerimiz Selcan, Sezgin, Meryem, Zeki ve bendeniz. Farklı hayatlar, farklı kişilikler, farklı coğrafyalar. Tanışmamızın üzerinden geçen 10 yıldan fazla süre olmasına ve bu yıllarda hiç aklımıza gelmeyecek onlarca anımıza rağmen, düne baktığımda hala şaşırıyor ve büyüleniyorum. Abi, n’alaka?
Üniversite için geldiğimiz bu küçük ve aslında “yoksul” şehirde, bir üniversite topluluğunun farklı zamanlar mensubu olarak, öncesinde oradan oraya savrulan hayatlarımız, birbiriyle bir zaman sonra eş yörüngelendi. Farketmeden, kendi halinde, olması gerektiği gibi, zorlamadan. Yoksul kenti zenginleştiren, birlikte anılar ve arkadaşlıklarımız oldu. Kimi zaman akşam bisiklet gezileri, kimi zaman yağmurdan sırılsıklam kamplar, yaz güneşi, iki lokmanın pay edildiği sofralar, gülüşler ve gözyaşları.
Hometown Glory.
Bu sadece ismi geçen arkadaşlarımla ilgili değil. Bu şehirden yolu geçen, en azından benim tanıdığım ve anım olan insanların her birinde gördüğüm bir şey. Bu şehir, insanda iz bırakıyor. İnsan, oraya dönmek istiyor. Sokaklarında gezinmek, fırtınasıyla yeniden mücadele etmek, boğazda kahvaltı etmek, akşam arkadaşlarla sohbete dalmak, gün batımında iki bira içmek, sabah serinliğinde kordonda yürümek, bir şeyler… Bir başka arkadaşım Rana’nın sorduğunu da ekleyeyim bu kısma, bu gezimiz esnasında: “Biz yaşadığımız şehri mi özlüyoruz yoksa yaşadıklarımızı mı? Yoksa, yaşadığımız şeye ortak olan insanları mı? Her yerde kendimiz olmak mümkün mü? Daha çok kendin gibi olduğun bir yer/mekan var mı?” Cevapları siz verin.
Bu gezimiz bir özlemden doğdu, bu kesin. Birbirimize, şehre, yaşadıklarımıza,… Muhtemelen hepsine, aynı anda.
Her birimizi başka başka yerlere sürükledi hayat, akışı gereği savrulduk, hırpalandık ve paralandık. Mesafelerle mücadele etmek güç. İmkanlar da kısıtlayınca, sanki bir çarpan oluyor. İnsan, küçük anlarla sığınmak ve onda çare aramak zorunda kalıyor.
Bu küçük aralıklardan biri. Birlikte vakit geçiriliyor. Geziliyor. Bir an boktan bir odada kaliteli şarap içilirken diğer an Özgürlük Parkı’nda masa kurulup sohbete dalınıyor. Golf’te kahvaltı, zaten. Kahveler, dondurmalar, kordon, eski evlerimizin önünden geçişler, “ulan şurada şu olay”lar, “nası on sene olm”lar. Zaman öyle kaygan ki, zemine tutunmak imkansız. Şu olayların üzerinden dahi iki ay geçmiş, ne ara?
Olaylara, kişilere, şeylere mana yüklemek beni yaşama bağlıyor. Yaşam bağı kuvvetli biri değilim, bağları kendim oluşturmaya çalışıyorum. Güzel bulduğuma bağlanmak için çırpınıyor, elimden geleni yapıyorum. Bu gezi böyle bir bütün, kişiler ve anılarla yeni bağlar ve olanları kuvvetlendirme adına. Geniş geniş bir şunu yaptıklar ve bunu konuştuklara luzum yok belki de, “bu çok güzeldi” yeterli.
Zaman bu kadar çabukken, gelip geçiciyken, tutunmak istiyorum bulabildiğim her güzel şeye.
O; kimse/kimlerse, neyse, neresiyse.
“Şehrimde
Anılar hala taze
Şehrimde
Ah, tanıdığım insanlar
Dünya harikalarım
Dünya harikaları
Şimdinin harikaları”
Benim için, tüm zamanların.
Bu hikayede Selcan, Sezgin, Meryem, Zeki.
Diğer hikayelerde, diğerleri.
Kendime not sona erdi, görüşmek üzere.


Yorum bırakın