En son ne zaman fazlasıyla durgun ve nerdeyse bir sonrasını çok da düşünmediğiniz bir aralık yaratabildiniz? Biz geçenlerde.
Ara ara arkadaşlarımla yaşadıklarımdan, onlarla yaşadıklarımın bendeki etkilerinden bahsetmek istiyorum burada. En tazesi ile yeniden bir şeyler yazmak istedim, sonrasında geçmişe de döneceğiz. Bu sıra “yazı” biraz daha olacak gibi hissediyorum hayatımda.
Ben bir zaman önce farkettim ki, bazı insanlar var çevremde ve bunlar sadece çevremde olsa dahi bana renk katıyorlar, yaşamı manalı kılıyorlar. İçimdeki bencil hepsini ensesinden tut ve sürekli yanında olabilecekleri yere bırak diyor ama malesef yaşamımızın gerçekleri buna müsaade etmiyor. Yoksa onların iradelerinin ve isteklerinin bir önemi yok(!).
Hayatlarınızda neler yaşıyorsunuz bilmiyorum, şu an bunu kim okuyor hayal dahi edemiyorum. Ben kendi hayatımı mümkün mertebe sakin, manasız kavgalardan uzak, olabildiğince kendi isteklerim çerçevesinde bir yerde tutmaya çabalıyorum. Odam, bilgisayarım, bisikletim, kameram, tabletim, kitaplarım, izlenceler ve müzikler. Belki bir kaç şey daha.
Bu hayatıma, bahsettiğim ve ayrımını keskin yapamadığım insanları da bir şekilde dahil etmeyi, onların hayatlarını da sakinleştirip olabildiğince gürültüden uzaklaştırmayı, “yarın” endişelerini bir nebze de olsa hafifletebilmeyi, yaşamlarını ve aldıkları nefesin ağırlığını taşımayı kolaylaştırmayı çok istiyorum. Birlikteyken; mutsuz anları azaltmayı, durulmayı, keşfetmeyi, paylaşmayı, yaratmayı, bazen de sadece orada durup varolmayı yaşamak, deneyimlemek, bir şeyler hissetmek, sıranın dışına çıkmak, en basit ve küçük şeyde mana bulmak.
Bunu test ettiğim bir “iki gün” yaşadım, yaşadık. Şeyma ile.
Tam buradayken aslında, aklımda uzun süredir yer etmiş bir mesele daha var; çatışma, eleştiri, problem paylaşımı. Tüm bunların çatısı ise çözüm odaklılık; “nedir derdimiz, nasıl çözebilir ve yolumuza devam edebiliriz”.
Yakın çevremden ne zaman bir problem ile ilgili dönüt alsam, o ilişki çok daha sağlam biçimde ilerledi. Bir açıdan bakınca normal, temeli sağlamlaştırıyor, iki insanı birbirine yakınlaştırıyor. Fakat insan yine de boşluğa düşüp mini bir boşluğa düşmüyor değil. Ne yaptığı, nasıl bu problemi göremediği, bunu neden daha önce düşünmediği, karşı tarafın bunca zaman ne hissettiği, içinde bunu nasıl tuttuğu, sana nasıl katlandığı, hatanın yükünün ağırlığı, hata değilse eğer karşı tarafın neden bunu böyle hissettiği, meselenin odağının çözüm çerçevesinde kalması gerekliliği, bu ilişkinin bu çabaya değip değmeyeceği, bunun benim için problem veya doğruluğunun bir noktada önemsizliği, suçluluk ve de suçsuzluk,… daha bir çok şey. Düşer insan, dert değil, toparlanır. Neticede toparlanıyor da, arkadaşlarımla çatışıyoruz, ilişkilerimiz daha iyiye gidiyor, büyüyoruz, birbirimize yük olmamaya gayret ediyor ve bunun için çabalıyoruz. Bunlar çok değerli, kıymetli benim hayatımda. Açıklık, talep, geri bildirim, ifade, iletişim, empati, değer, incelik ve nezaket, kişilerin hayatlarını kolaylaştırmak,… bitmiyor.
Şeyma, benim bu “çatışmayı” yaşadığım arkadaşlarımdan biri. Bu savımı da test ettiğimiz bir “iki gün” yaşadık onunla.
Nedeni buranın konusu olmayan bir sebepten yaşadığım şehre geldi. Bir kaç gün “işlerini” halletti. Bir gece bizde kaldı, iki gün geçirdik ve sonrasında evine döndü. Bu iki günde; yürüdük bolca sohbet ettik, yemek yaptık ve yedik, müzik dinledik, birbirimizle videolar paylaştık, film izledik, boş boş oturduk, dans ettik ve nihayetinde ayrıldık. Yüzeysel ele alıp olanları saydığımda pek de matah bir şey yokmuş gibi duyuluyor ki kimilerince bir mana ifade etmeyip zaman kaybı olarak da değerlendirilebilir pek tabii. Bana ne?
Konuştuğumuz şeylerden biriydi, “hayatta keyif aldığın küçük şeyler”. Bizim birlikte zamanımızda yaptıklarımız da aslında bu çatıda değerlendirilebilir. Kime göre küçük sayılır bunlar, onu bilemiyorum tabi, yine de altlık olsun sohbetimize.
Çok fazla konuştuk. Arkadaşlarımla bunu yapabilmek bana müthiş bir haz veriyor, şahane bir keyif. Birbirimize onlarca soru sorduk. Birbirimizi anlamaya çalıştık. Bu soruların öznesi kimi zaman “ciddi” meseleler oldu, kimi zaman basit ve dümdüz şeyler. Çatışmalarımıza dokunduğumuz oldu. Kimi meselelere ait soruların cevaplarına giden yolların yaralayıcı olabileceği yerlerde “his” galip geldi ve alınan yön değiştirildi narince. Bazen art niyetsiz ama karşıyı ölçen, ölçmeyi de belli eden biçimde ifadelerle soruldu sorular ve cevaplandılar oyuna karşılık verilerek. Evet, birbirimize şahane bir oyun oynadık aslında bol katmanlı. Birileriyle, arkadaşınla her şeyden sohbet edebilmek esasında ne kadar basit bir keyif. Yine de her defasında, eğer bu denli derinse bir de, müthiş keyif alıyorum.
İnsanlarla, bu insanlar yakın çevremdeyse hele, olabildiğince filtresiz ve içten olabilmek dışında varolamıyorum. Katlanamıyorum o sıkışmışlığa, zorundalıklara, kendini tutmalara. Nitekim, bugün dönüp baktığımda, belki içgüdüsel, belki bile isteye, hep bunun çabasında olmuşum. Bu söylediğim, bu paylaştığım, bu yaptığım benim; hatam olabilir, size yanlış gelebilir, olumlu karşılayabilirsiniz, nötrsünüzdür veya her ne ise. Ordasınızdır ama. Bunun ben olduğumu bilirsiniz. Çevremdesinizdir ve beni, sizde nasıl bir intiba yaratıyorsam o biçimde çevrenizde tutuyor ve bununla kavga etmiyorsunuzdur. Ediyorsanız da bana bunlarla ilgili dönüt veriyor, çatışmayı çözmeye yönelik hareket ediyoruzdur.
Basit, öz, kolay.
Ben dans ile arası iyi biri değilim. İnsanların karşısında bir performans sergileme temelinde olduğundan mıdır bilemiyorum, her şey yargıya açık ve çok kendinden emin hareket etmen gereken bir yer gibi olduğundan da olabilir, kendimi ait hissettiğim bir bölge değil. Şeyma ise aksine, orada kendini buluyor. Sanki doğal olarak bir şekilde fiziksel varlığı ile, sisin sabah ayazında vadide akışı gibi, müthiş bir keyif ve orayalıkla, akıyor gözlerimin önünde.
Mevzu aslında basit bir noktadan çıktı. Şeyma, bir iletişim biçimi olarak, kendi danslarındaki bir yöntemi deneyimlemeyi teklif etti. İzole bir alanda; varlığımı tümüyle emanet edebileceğim, bana müthiş bir güven ve rahatlık veren biri ile bunu deneme imkanı birden önüme serildi. Böyle bir imkan gelip kucağıma düşmüşken fırsatı kaçırmak aptallık olurdu. Tabi ki denedim. Başlangıçta bana sadece basit hareketlerle yönlendirmelerde bulundu. Gözlerimi kapadım, onun beni dilediği gibi savurması için kollarına bıraktım kendimi. Aldı beni, Treebeard gibi omzunun üzerine bırakır eda ile kendi dünyasında gezintiye çıkardı. Birbirimizle sözel olmayan bir sohbete daldık. Dansa uzak olsam da insanları anlama konusunda fena değilim diye düşünüyorum, bu denediğimiz “şey”, bana iki kişinin birbirini tanıma ve anlaması için bambaşka bir yol sundu. Direnmeden, nehirle birlikte aktım. Mimik, temas, hareket, yönlendirme, sözsüz iletişimin hangi başka yöntemi varsa hepsi ile aldı vurdu beni. Hikayeler anlattı belki, belki yaşamındaki zorluklardan bahsetti, belki bunlarla mücadelesini saydı döktü, hayatının güzel giden şeylerinden tatmamı sağladı belki de. Aklımızda üç beş dakika bir şeyler dener ve başka bir yola yürürüz diye bir düşünce vardı esasında. Ne kadar sürdü bilmiyorum ama kayıt bir saat sonrası kesilmiş, herhalde saatlerce onun dünyasında gezdim çıplak ayak. Sanki kalbinin ritmi, benimkini de kendine uydurdu. Kanımız dahi birbirimizi aynaladı hareketlerimizle birlikte akışlarımızda. Minicik oda genişledi, diyar oldu. Zaman ve mekan süzüldü biz oradan oraya savururken bedenlerimizi, izin verdi sanki biz dönene dek Dünya’ya. İnsan böyle sıradışı bir güven ve deneyim ortamında kendini çok kolayca atabiliyor gerçeğin dışına ki ne şans. Onun bu deneyimde eğlendiğini, şaşkınlığını, özgüveni, mutluluğu ve huzurunu görmek beni müthiş mutlu etti. Çektiğimiz bir video olmasa, inanamazdım gerçek olduğuna, daha şimdiden dönüp dönüp beş defa da izledim. Yaşamımızda çok basit ve kolayca ulaşılabilir keyifler ve bunları anlayabilen, bunları paylaşabilen insanlar çevremde olduğu için kendimi çok şanslı hissediyorum. Tek bir cümle ile anlatsam, Şeyma ile dans ettik. Biraz fazla cümle kursam, işin rengi orada değişiyor, her şey yerli yerine oturuyor, yaşam mana kazanıyor. Bir arkadaşla dans ederken ne öğrenebilirsin ki? O iş öyle olmuyor. Standart yaşam korkunç bir şey. Bu standarda kafa tutmak, sıranın dışına çıkıp her şeye başka bir açıdan bakmak, deneyime açık olmak, sana sunulanı gözü kapalı kabulle değil de bunlarla nasıl yaşayacağına kendin karar vermek ve uygulamak. Hayat herkese, kendine göre. Elbette eşitsizliğin hakim olduğu bir dünya ve fakat, sen ne yapıyorsun? Esasında belki de “ne istiyorsun?”
Kaşla göz arasında bir şişe şarap daha bitti.
Yazıya ileride dönüp bakarsam fazlaca üzerine gideceğim şu an ve bugünkü benliğimin, öyle hissediyorum. Sanki düşüncelerimi çok da iyi ifade edemiyorum. Ufaktan toparlamalıyım, sabah iş var. Damn.
Zamanı unutmak. Yarın ile ilgili endişeleri yarına bırakmak. Yaşamak. Özen göstermek. Dinlemek. Dinlenmek. Sormak. Cevap vermek. Endişelenmemek. Üzerini örtmemek. Kanayan yarayı deşmemek, merhem olmak. Anlamak. Anlaşmak. Dokunmak. Uzaklaşmak.
Bu iki gün belki bunlarla toparlanmaya çalışılabilir fakat ne şekilde yazıya aktarmaya çalışsam eksik ve yetersiz. İki gün boyunca kendimizden, yaşadıklarımızdan, insanlardan, yaşamdan, sanattan, sepetten, ilişkilerden, birbirimizden, uykumuz biri savurana kadar aslında her şeyden konuşabilmek. Müthiş lüks. Müthiş keyif. Yaşamımda, dönüp kıymetinin daha farkında olmam gereken bir sürü şey var irili ufaklı. Kendinize dönüp baktığınızda neler görürsünüz? Hayatınız iyi mi yoksa kötü mü gidiyor? Çizgiyi nereye çekiyorsunuz? Nereden bakıyorsunuz? Kendinize neden sevdiğinize davrandığınız gibi davranamıyorsunuz? Ben neden yapamıyorum? Neden bunlardan bahsetmek istedim? İçimden taştı, tutamadım.
Hayatımızda yer etmiş şeyleri paylaşıp dansa dalarken, müzik dinleyip birbirimizle her telden sohbet ederken, film izleyip birlikte ağlarken, “veda” gelmiş fark etmeden. Öyle ki, evden çıkıp otobüs durağına geldiğimizde, koşarak yetişebildik falan. “Yarının derdi yarına kalsın” temelli düşüncenin buralara gelmesi, vedaya üzülemedik, bir anda geldi. Şeyma bir vardı, bir yoktu. Ama varken de baya vardı.
O giderken sordum, nasıldı bu iki gün? Hayatlarımızın yüklü kısmını kenara atabildiğimiz, keyiflerimize odaklanıp endişelerimizden uzaklaştığımız; birlikte keşfe, paylaşmaya, sormaya ve cevap aramaya çıktığımız, yaşamaktan pişman olmadığımız bir iki gün olabildi mi? Sana, hayatında eksik olduğunu düşündüğüm; sakinliği, huzuru, sessizliği, başka şeylerle ilgilenmeyi sunabildim mi? Çatışmalarımızın neticesinde, arkadaşlığımızı geliştirip, yeni kökler saldığımız, güçlendiğimiz, sıradışı anlar ve anılar paylaştığımız ve birbirimizi daha iyi anladığımız bir deneyim olabildi mi?
Bu yazı da bitse ya vedamız gibi, bir anda.


Yorum bırakın