Üç kişi ve iki şarkı

5–7 dakika
Bu yazının başına 15 defa falan oturdum ama sonuç alamadım. Her seferinde bir şeyler kafamda yerleşmedi ve dikkatimi veremedim. Kayboldum bir yerlerde, anılarda, oralarda, başka yerlerde. Bakalım bu defa yazıyı tamamlayıp atabilecek miyim...

Şarkıları kişiler, anlar, bir şeylere atadığınız oluyor mu hiç? Başka başka şeyleri ya da? "Şu renk bana şunu hatırlatır, bu koku bunu, o şarkı onu,..." gibi. Ben bunu bile isteye yapmıyorum ama bana olduğunda da bir şekilde farkedebiliyorum. İçime güneş gibi doğuyor. Süzülerek, ağır ağır.

Bu yaz çok hoş geçti benim için. Haziran ayının başında askerliğimi tamamladım ve ardından sonbahara sarkan biçimde hayatım çeşitli yönlere savruldu. Arkadaşlarımı gördüm, şehirler değiştirdim, taşındım, yeni insanlarla tanıştım. Her an ve anı başka kıymetli olsa da bu yazının konusu üç kişi ve iki şarkı ile ilintili. Emre, Nihal, Beril, Teoman-Mavi, Tamino-Indigo Night.

Mana herkese aynı işlemiyor. Kendine de. Kişi, zaman, mekan farklı. "Ben" ne demek, ne zaman, nerede? Geri dönüp baktığımda bir şeylere yüklediğim anlam, mana başkalaşmış hep. Kişilerle ilişkilerim, meselelere bakışım, değerlerim, ruh halim, bilgim, her şey. Bugünün popüler söyleminin kuyruğuna takılmak gibi olmasın ama, "an", bu meselede bir şeyler var ve üzerine gitmeli gerçekten.

Hayat çok kişisel bir deneyim ve kendi deneyimlerimizin başkalarınca değerlendirimi diye de bir şey yok bence. Yaşamda sadece bir ölçütümüz var o da biziz. Bunun da bir kısıtı var elbet, zaman. 10 yaşımdaki ölçütlerimle 30 yaşımdakini bir tutmam mümkün değil. Yine de bu, kilit zamanlarda yaşananları o zamanla değerlendirmeme engel değil. Zaten neden olsun? An, o an ile ele alınmalı. Hatırda kaldığı kadarıyla değerlendirilmeli.

15-16 yaşlarımda bir sevgilim vardı misal, limon çiçeğinden bir parfüm kullanırdı. Ben ki kokularla arası berbat biriyimdir, nerede limon çiçeği kokusu duysam, onunla ilk göz göze bakışımızdaki an tutar çeker beni. Ratatuille filmindeki gurmenin yemeği ilk tadışında çocukluğuna dönüşü gibi. Vortex çeker götürür beni. Bu gibi anlar çok yoklar. Olduğunda ise hayli canavarlar.

Bu yaz öyleydi, öyle oldu.

"Neymiş ulan bu, nooldu sanki?" Bir şey de olmadı haa! Sohbet, yıldızlar, deniz, nefes. Dışarıdan bakınca en azından. İçimde ise kuvvet, güç, görkem, köklenme, iyi ki, imrenme, sevgi, şaşkınlık, kıymet bilimi, son damlasına kadar tadını çıkarma, sakinlik, keyif, mutluluk, mutsuzluk, keşkeler, yaşarken özlem, hüzün, umut ve daha pek çok şey.

Teoman'ın Mavi'sini ilk dinlediğimde 10-11 yaşlarımdaydım. Küçükken maceracı bir çocuktum kendi içimde. Olmadık materyallere saçma hayaller yükler, onları oyuncak eder, kendi hikayelerimi yaratır, yaşardım. Dışarıdan durgun, sakin, sessiz, uysal. Rolüm oydu, mutlu edebildiğime mutluydum. Mavi, ilk duyduğumda vurdu bana. Şanslıydım, tüm yokluklarımıza rağmen bir şekilde tatile gidebilecek durum yaratabilirdi ailem. Yazları Marmaris-Çubucak orman kampında çadır kurarak geçirirdik. Hala hayallerimdeki ideal yaşam alanı gibidir. Yazı iple çekerdim. Kendi kendime eğlenir, tüm güz yüzer, omuzlarımda güneş yanıklarından oluşan yaralarımla acıyı tadardım. Konsolda tekken oynar, hamakta cırcır böcekleri eşliğinde miskinlik yapar, eğlenirdim. Nadiren olurdu bu, eğlenmek, hayattan keyif almak.

Mavi, hala da hayalimdir benim. Çubucak sahili canlanır gözümde hala, şarkıyı her dinlediğimde. İdeal hayat arkadaşım olursa günün birinde ki bu zaten ne demekse, bu şarkı benim için orada gerçek olacaktı. Düşünce akışı gibi yazı gerçekten, nereden nereye geldik. Mevzu aslında Mavi ile yaşamak istediklerimle alakalı da değildi. Mavi bir şekilde bambaşka bir şeye dönüştü. O gün, onlarla, orada. Kaptan zaman oldu, lacivert mayomun eskiyişi ise o anları yaşadığım vakitteki "gelecekte bunları acaba bir daha ne zaman tadabilirim" kaygılarım.

Indigo Night ise sahildeki sohbet gecelerimizin ilkinde derime kazındı sanki. Defalarca dinlediğim müzik, o gün bana geldi. Sardı, sarmaladı beni. O şarkının içersindeydim, ana karakterdim. Yanımdaki insanlara imrendim, sorguladım, empati yaptım, şaşırdım, heyecanlandım, büyülendim, mana atadım, bulduğumu hissettim, hem umut hem umutsuzluk hissettim. O kadar karmaşık oldu ki her şey, sanki "Yıldızlı Gece" tablosunun içerisindeydim Van Gogh'tan. Nihal ve Beril beni yaşar hissettirmişti. Yaşadığım ve var olduğum için şanslıyım dedirtmişti. Bunun için çok da bir şey yapmadılar esasında. Kendileri oldular. Şarkıdaki gibi,
Now something happened there
The smell of the grass, or maybe the air
There was no despair
Just something about that night
Maybe the girls, they lit some light
and made everything right.
Sanki they made everything right gerçekten, o an. Huzurlu hissettiğim an çok fazla değildir, genelde dostlarla. Beril ile henüz tanışmış, Nihal ile ise çok fazla yaşam tecrübesi elde etmemiştik. O bir kaç günlük zaman aralığı öyle bir geldi ki bana, sanki lifetime achievement oldu. Başarım açıldı Steam profilimde. Derin bir nefes, bir yaşam.

Ben deneyimlerine geri dönüp, onları tekrar tekrar kafasının içerisinde yaşamayı seven, buna refleksi olan biriyim. Kafam bulanıp karanlığa döndüğümde tutunduğum bir dal gibi sanki. Dönüp buluyorum o zamanları. Bu anlattığım da onlardan biri. Antalya'nın bir yerinde, üç kişi, kendilerince vakit geçiriyorlar halbuki. Sanki ne? Gerçekten. Ama bir şeylere mana yüklemek çok bireysel dediğim gibi. Çok kişisel bir deneyim. Belki bu bahsettiklerim diğer kişiler için o kadar manalı da olmayabilirler. Bu yine de benim o zamanlara yüklediğim değerden götürebilir mi? Götürmemeli. Ben hissettiklerimle var oldum o anlarda. Sadece benim için var olan, diğer insanlara var olmadığında hiç olmamış mıdır? Gerçek ne, sınırı nereye çekeceğiz? Her konuda ve her zaman? O kadar karmaşık ki yaşamak, o kadar zor ki nefes almak. Nasıl sonlandıracağım bu yazıyı?

Üç kişi. Bir kaç gece sahilde sabahladı sohbet edip hayata dair konuşarak. Gündüzleri başka lokasyonlarda yüzdü, imkanlar el verdiğince yedi, başka yerler gezmeye çalıştı. Birbirlerine iyi davrandı, anlamaya çalıştı, zaman ayırdı, değer hissettirdi, zamanı geldi ve malesef yollarını ayırdı. Ne kadar basit. Güzel. Eşine az rastlanır. Hiç yoktan, olması gereken.

Bugün artık 10 şubat, gece yarısı 03:25. İnsan böylesine güçsüz ve yalnız hissettiği zamanlarda daha şiddetli tutunuyor böyle hissettiren anlara. O günler sonrasında da başka anılar edindik. Aynı kaptan yemek yedik, aynı havayı tüketip birlikte güldük ve eğlendik. Aynı çatı altında uyuduk, uyandık, yemek yapıp yedik, oyun oynadık, sohbet ettik, sanat tüketip fikir çarpıştırdık. Ben şu an, son derece bencilce, o insanları ensesinden tutup tüm bu zamanlara geri götürmek istiyorum. İstedim çok daha fazla olsalar hayatımda. Herkesin hayatında birbirinden bağımsız değişkenlerin yönlendirmelerini umursamadan. Bencillik zaten, şımarıkça istemek tüm dünyayı. Henüz tanıştığımız ve birbirimizle aslında ne kadar eşleşip benzer düşündüğümüz, milyonlarca ortak nokta bulduğumuz, gönlümüzce denize girip yüzdüğümüz, dinlendiğimiz, utanmadığımız, yargı kaygılanmadığımız, acabalamadığımız, gezdiğimiz, keşfettiğimiz, birbirimizi düşündüğümüz, içimizden geldiği gibi davrandığımız, kibarlık ve iyilik barındıran, belki biraz da sevgi soslu ve bir o kadar tatlı günleri tekrar tekrar yaşamak. Yenilerine yelken açmak. Kocaman sarılmak ve teşekkür etmek. İçten, samimi. Kendimce.

O zaman ve kişiler bana Mavi'de ve Indigo Night'ta mühürlendi. Yüzeye çıkan bir şamandıra gibi biri var olduğunda diğeri yüzeye fırlıyorlar. Kendimi şanslı hissettiriyorlar. Aldığım nefese iyi ki dedirtiyorlar. Böyle zamanlar, kişiler, olaylar, şarkılar, renkler, sizler.

Indigo night ve mavi. Nihal ve Beril. Hayat, yaşamak. İyi ki. Kırık dökük ve de eksik. Yine de yeterince.

Yorum bırakın